[[[ Bildiri ]]] Özlenen Türk-Kürt barışını gerçekte kim, nasıl sağlar?

Tepki ve Değişim Dergisi – 32. bildiri

3.8.2011

Özlenen Türk-Kürt barışını gerçekte kim, nasıl sağlar?

Türkiye’de artık kimsenin “Devekuşu” mantığıyla gerçekler önünde “başını kuma gömerek”, günden güne artan trajik ve kanlı olaylardan ne “kaçma”, ne de hızla şiddetlenerek kanlı biçimlere bürünen politikalar karşısında “sessiz kalma” lüksü kalmamıştır.  Biz görsek de, görmesek de; analsak da, anlamasak da; kabul etsek de, etmesek de; istesek de, istemesek de; artık bugün Türkiye’de: uzun zamandan beri kâh “düşük yoğunlukta”, kâh “yüksek yoğunlukta” sürüp gelen, git gide daha kanlı ve trajik bir karaktere bürünerek çığ gibi büyüyen “Türk-Kürt Çatışması” tehlikesi her yeri kaplamıştır..

Ve bu korkunç tehlike, bu kanlı ve acı gerçeklik, özellikle son genel seçimlerden sonra, toplumun her alanında ve ülkenin her köşesinde, bütün sorunlar listesinin başına getirilip oturtulmuştur…

Bazı anlar vardır ki, içinizde fırtınalar kopmasına rağmen, sessiz ve tepkisiz kalmayı eğer onur kırıcı bir durum değilse o kadar arzularsınız ki… Ama yüreğiniz, bu suskunluğun nedenlerini, çürümüşlüğün arka odalarına hapseder ve kilidini de riyakârlığın bataklığına fırlatmayla tehdit ederse, işte o zaman “onurunuz” önünde el pençe durup tarihe ve insanlığa karşı sorumluluğunuz olan, zulme karşı prensipli, onurlu ve dik duruşu sergilemek zorunda kalırsınız…

Sessiz kalmak çözüm olsaydı, herhalde dünyayı sağırlar yönetiyor olurdu. Sessiz kalamayız; sessiz kalmak en azılı canilikleri onaylamanın ve beslemenin en zavallı biçimidir. Üstelik “sessiz kalmak”, yalnız “susmak” da demek değildir. Gerçekleri yüksek sesle dile getirmemek kadar, gerçekler için dövüşmemek de “sessiz kalmak” demektir.

O yüzden, dünyayı değiştirme hedefi olan bizler, dünya da olan biten her konu hakkında, özellikle kutsal olan hayata ve onun en somut hali olan insana dair her şey hakkında: gerçekleri konuşmak, yazmak ve elden geldiği kadar gerçekleri hayata geçirmek için mücadele etmek zorundayız. İnsana gerçekten yakışır olan daha insanca yaşanılabilir bir dünyayı: gizlenerek, kaçak dövüşerek, Küçük-Burjuvalara özgü kaygıların yarattığı kaypaklıklarla ya da küçük hesaplarla değil; ancak tutarlı, Reel ve Rasyonel olgular dahilinde işlenen bir “Dünya görüşünün pusulasıyla” düşünüp davranarak değiştirebiliriz.

Bu yolda düşünüp davranırken bizim için “Pusula” olacak “Dünya görüşü”: hiç kuşkusuz her insanın “ancak ve yalnız İşçi Sınıfı yanından gerçek İnsan” olacağına inandığımız için, Bilimsel Sosyalizm prensiplerinden başkası değildir. Zaten bugüne dek Bilimsel Sosyalizm dışında, hem “Reel ve Rasyonel olguların yaratığı olan”, hem de “Reel ve Rasyonel olgulara dayanan” bir başka “Dünya görüşü” de icat edilmiş değildir.

13 askerin ve 7 PKK’linin yaşamını yitirdiği, Diyarbakır’da yaşanan çatışma hakkında, kısa zamanda çokça şeyler yazılıp çizildi ve de hâlâ yazılıp çiziliyor. Herkes kendi yörüngesi etrafında yine kendi bildiğini okuyor. Toplumdaki sinir katsayısının tavan yapmasıyla orantılı olarak, tümden Burjuva medyası ve kimi siyasiler “savaş tamtamlarını” çoktan çalmaya başladılar bile !

Özellikle “yemin” yahut “tükürük yalatma kriziyle” birlikte durağanlaşan Burjuva siyaset düzlemi için, belki de yaşanan bu trajik olay bulunmaz bir fırsat oldu. Bu sayede ellerine, kanla yıkanmış ajitasyon argümanı geçti ve elbette bu fırsatı kendi çıkarları doğrultusunda kullanmadan edemezlerdi… Siyaset sahnesine çıkıp bu konuda da konuşanların birçoğunun ağzından çıkan ses tonlamaları bile birbirine o kadar yakın ki, “istenildikten sonra yan yana gelmek hiç de zor bir durum değilmiş” diyesi geliyor insanın (!)

Yaşananlar karşısında ne tepki vereceğini şaşıran ve bu yüzden utana sıkıla da olsa konu hakkında görüş bildirmeye çalışan çeşit çeşit heveskâr “Vicdan Solcuları”nın durumu da aslında çok farklı değil. Onlar da aynı çizgi üzerindeki farklı bir noktadan, yaşanan kanlı olaya vurgu yapmaya kalkışıyorlar. Ama gerçeklere dayanan “çözüm odaklı” bir düşünce ve davranış geliştirmekten öte, birtakım yanlış hesaplar üzerinden kuyruklarına takıldıkları: ya Burjuva veya Küçükburjuva Türk Ulusalcılığını, ya da Ulusalcı Burjuva veya Küçükburjuva Kürt Hareketi’ni karşılarına almamak adına sekter konumlarını daha da pekiştirerek, her geçen gün daha da kronikleşen olumsuzluklar akıntısı içinde sürüklenip gidiyorlar.

Bu ve benzeri tutumların daha da felaketli yanı: yerli-yabancı Parababalarının ve işbirlikçilerinin bugüne dek hem ekonomik, hem politik olarak çok kârlı ve vazgeçilmez bir “rant kaynağı” haline getirip çözümünü müzminleştirdiği Kürt Halkının “alınyazısını belirleme” meselesini, sanki kör düğüme çeviren bu aktörler değilmiş de, tersine çözecek olan bu unsurlarmış gibi boş hayallere kapılmaktır. Aslında bu tür hayallere kapılanlar,  yerli-yabancı Parababalarının her adımda daha kanlı biçimlere sokmak için sürekli bilediği “Acem kılıcı” gibi “iki yüzü de keser” yapıdaki “Toplu Katliam bıçaklarını” yalamakta olduklarının farkında bile değiller… Oysa bu “Acem kılıcının” kestiği yerine göre Ermeni de olur, Kürt de olur, Türk de olur… Vietnam’da Kuzeyli de olur, Güneyli de olur… Rıwanda’da Hitu da olur, Tutu da olur… Şimdi CİA ajanlarının dur durak bilmeden gece gündüz alevlendirmek için ter ve kan dökerek Suriye’de başlatıldığı gibi, kıyıma uğrayanlar Alevi de olur, Sünni de olur…

Ne yazık ki, yerli-yabancı Parababalarının sürekli “yangına körükle giderek” kotarmaya çalıştıkları bu “kanlı cümbüş” oyunlarının Kurbanları, dünyanın her köşesinde gördüğümüz gibi bizde de, Türk de olsa, Kürt de olsa, Ermeni de olsa, Rum da olsa, Laz da olsa, Arap da olsa, Çerkez de olsa.. Irkı, Cinsi, Dini, Mezhebi, Ülkesi hangisi olursa olsun sadece “Halkın Çocukları” olacaktır. Ve Halk Çocuklarının oluk oluk akan kanları, her yerde ve her zaman olduğu gibi, cephe gerisinde Saray yavrusu lüks villalarında pusu kurarak sadece elde edeceği “Kârına” bakan yerli-yabancı Parababalarının kasalarına külçe külçe “Altın” olup girecektir.

Diyarbakır-Silvan’da yaşanan çatışmada birbirine kırdırılan çocuklarımızın, hangi “ihmal” sonucunda öldükleri de ayrı bir merak konusu olarak gündemi meşgul ediyor. Savcılık, çatışmada PKK’lilerin kullanmış olduğu Rus yapımı bombaların, insan boyundaki otların kapladığı alanda yangına sebebiyet verdiğini iddia etse de; Fırat Haber Ajansı ise, bölge halkının tanıklığına dayanarak yaptığı haberde, uçaklardan atılan bombalar sonucu çıkan yangının 20 kişinin ölümüne sebebiyet verdiğini iddia etti. Bu konuyla ilgili “yetkili mercilerden” de tatmin edici bir açıklamanın yapılmamış olması da konuyla ilgili şüpheleri artıyor.

Bu kanlı ve karanlık olayın “Aktörleri” çıkıp da: “Biz yaptık” demeyeceklerdir.  Ne yazık ki, ülkemizde bu tür beklentilere kapılacak kadar saf insanlar hiç de azınlıkta değildirler. Onun için, bu karanlık ve kanlı olay üzerine her açıklama yapan da, her demeç veren de, boyuna ayrıntıları deşeleyerek insanlarda provokatif duyguları ateşlemektedirler.  Zaten İşçi Sınıfı Sosyalistlerinden başka kimsenin derdi, olayları aydınlatmak ve sorunları kökünden çözmek değildir. Tam tersine bu provokasyonun yapılma amaçlarından biri de, anlaşılması istenmeyen gerçekleri, bilerek “kanla boğmak”, gerçeklerden uzaklaştırılmış insanları tıpkı “Vampirler” gibi birbirlerinin “kanını içmeye” koşturmaktır.  Nihayet bu kanlı olayın hemen ardından bütün Türkiye ölçüsünde harman yangını gibi yayılan provokatif olaylar, bu son kanlı büyük provokasyonun “tetikleyicilik” görevini fazlasıyla yerine getirdiğini göstermektedir.

Ulusal sorun, “Sınıf perspektifi” dahilinde çözülür.

Üstelik yalnız “Ulusal Sorun” değil; özellikle Modern Sınıflı Toplumda Cins, Irk, Din, Mezhep gibi bütün ikinci, üçüncü, beşinci kertede “farklılıkların” yarattığı sorunlar ve çelişkilerin hepsi  “Sınıf perspektifi” dahilinde belli sonuçlara bağlanır… Biz kabul etsek de etmesek de sosyal gerçeklik budur. Biz istesek de istemesek de her gerçeklik, bizim keyfimize aldırmadan kendi kanunlarıyla hükmünü yürütür.

Kapitalizmin doğuşundan beri, Toplum ve Tarih gidişinde, Kapitalist üretim biçiminin üstünde yükseldiği Kapitalist Sınıfı ile İşçi Sınıfı’nın sahip olduğu birbirine taban tabana zıt iki “Sınıf Perspektifi”nden başka, egemen ve belirleyici sınıf perspektifi yoktur. Toplumdaki bütün öteki sosyal tabaka ve zümrelerin bakış açıları, bilerek de olsa, bilmeyerek de olsa; isteseler de, istemeseler de, son duruşmada, hep gelip ya Kapitalist Sınıf perspektifine, ya da İşçi Sınıfı perspektifine bağlanır.

500 Yıllık Kapitalizm tarihinin her sayfasının, her satırında görüldüğü gibi, toplumdaki bütün sorunların, bütün felaketlerin kaynağı, Kapitalist düzenin ta kendisidir. Kapitalist düzenin “doğasından” gelen bu beyinsizce sorun ve felaket üretme karakteri yetmezmiş gibi, bu sömürü ve baskı sistemi vasıtasıyla Toplumda egemen olan bir avuç Kapitalist sınıfı da, egemenliğini sürdürmek ve kazancını artırmak için, toplumdaki her türlü “farklılığı” sürekli kaşıyarak yeni sorunlar yaratmayı ar değil kâr bilir.  Onun  “Sınıf perspektifi” budur. Kendi sömürü saltanatını sürdürmek, kendi çıkarlarını korumak ve çoğaltmak için Toplumdaki bütün “farklılıkları” kaşıyarak bir sorun haline getiren Kapitalist Sınıftan, yarattığı sorunların çözümünü beklemek akıl kârı sayılabilir mi?

Onun için yalnız “Liberal” şürekâsının ve kuyrukçularının değil, Reformist Radikal Küçük-Burjuva “Demokratlığının” da “Ulusalcılığının” da varacağı yer, Kapitalist Sınıfın dayattığı “çözümsüzlük” denen çıkmaz sokaklardır ve toplumda sürekli kışkırtarak saltanatına dayanak yaptığı Şovenizm belasının, onun istediğinden âlâ körüklenip alevlenmesine hizmet etme gafletidir.  “Şovenizm” demek “Kan” demektir. Parababaları için kasalarını “Altın” ile doldurmanın en kolay yolu, türlü oyunlarla birbirine düşman edilen Halk çocuklarının kanını oluk oluk akıtmaktır. Ve bunun için de başvurduğu yol, Kapitalist toplumda en elverişli provokasyon aracı olan “Şovenizm” yangınını körükleyerek bilinçsiz ve örgütsüz; ne yaptıklarını bilmeyen yığınları kışkırtarak karşı karşıya getirmektir.

Kapitalist sistemin toplumda yarattığı bütün sorunları en insancıl ve kökten çözümlerine kavuşturmak, ancak ve yalnız İşçi Sınıfının (Kapitalist Sınıfın çıkarı ve perspektifi ile her bakımdan taban tabana zıt olan)  “Sınıf Perspektifi” ile mümkündür. Çünkü onun “Sınıf perspektifi”, toplumdaki her türlü haksızlığı, sömürüyü ve baskıyı kökten kaldırmak şeklinde özetlenen “sınıf çıkarı” ile belirlenir. Kapitalizm ise: kimsenin ırkına, cinsine, dinine, rengine, yaşına bakmaksızın, her insanı iliklerine dek sömürmek ve ezmek; her insana soluk aldırmayacak kertede baskı ve zulüm uygulamak demektir.

Demek ki, herşeyden önce, Türkiye’deki “Mevcut üretim ilişkileri” devam ettiği sürece hiçbir şekilde tam anlamıyla gerçek “Barış”tan da söz edemeyiz. “Barış” sözcüğü özellikle bugünlerde birçok kesim tarafından fazlasıyla tahrif ediliyor. Lakin gerçek ve onurlu bir “Barış”: hiçbir türden sömürünün ve baskının olmadığı, ezilenlerin sınıf kardeşliğinin herşeyin önünde ortak payda haline geldiği zaman anlam kazanır. Elbette tümüyle İşçi Sınıfının sınıf çıkarı üzerinden sağlanacak bir birliktelikte: ne “Ulusal Sorunun”, ne “Kadın-Erkek Sorununun”, ne “Din-Mezhep Sorununun”,  ne de “İnsanı alçaltan” en küçük herhangi bir sorunun bile yadsınması, asla söz konusu dahi olamaz.

Zaten İşçi Sınıfının Sınıf Perspektifi, yalnız bir ülkede değil, tüm dünyada: tümüyle bütün halkların sömürü ve baskıdan kurtulması; “insanı alçaltan” her şeyin tümüyle insanlık ölçüsünde kökten kaldırılması amacını gözeten Enternasyonalist bir evrensellik taşır.

Ülkemizde Kürt Halkının da dertleri, sorunları, acıları yeni değildir; bütün Ortadoğu Halklarınınki gibi yüzyıllardan beri sürüp gelmektedir. Fakat Kapitalist sistem boyunduruğu altında Kürt Halkının ezilmesi ve sömürülmesi, Kurtuluş Savaşından sonra tüm Türkiye’nin “Batı hayranlığı” kılığında Kapitalizm yoluna sokulmasıyla başlar. Bu bakımdan “Tek Parti” dönemini “Kemalist Statüko” yahut “Kemalist Sistem” diye diline dolayanların bilerek bilmeyerek yaptıkları iş, tıpkı Ahmet Altan’lar yahut Cengiz Çandar’ların yaptıkları gibi bu “Kapitalist Sistem”  boyunduruğunu gözden kaçırmak anlamına gelir. Böyle bir maskeleme, kendi saltanatlarına karşı büyük tehlike arz eden halk yığınlarının kafasını karıştırmaya, birbirine düşman etmeye ve hepsini çil yavrusu gibi dağıtıp avlamaya yaradığı için; yerlisiyle yabancısıyla, moderniyle antikasıyla en çok Parababalarının işine gelir ve en çok onları memnun eder.

Oysa Türk Burjuvazisinin,  bölgedeki Kürt Ağaları ve Burjuvalarıyla işbirliği içinde, Batı’da olduğu gibi Doğu’da da kendi sınıfsal çıkarları gereği mevcut Pazar üzerinde kurduğu ekonomik sömürü sistemine paralel olarak, ideolojik ve kültürel hegemonyanın yaratmış olduğu toplumsal formasyon, “Azınlık” durumunda olan Kürtler gibi öteki halkların da, sırf “Sınıf farklılığından” değil, aynı zamanda “Ulusal farklılıklarından” dolayı da birçok sıkıntı çekmesine, ezilmesine, inkâr ve asimilasyona tabi tutulmasına neden olmuştur.

1920’li yıllardan beri kâh kanlı, kâh kansız süregelen Finans-Kapital politikasının yarattığı bu trajedi, US Amerika’nın CİA tezgâhında kotarılan 12 Eylül Sömürge Faşizmi uygulamasının bir parçası olarak 1980’li yıllarda daha kanlı boyutlara çıkarıldı.  “PKK-Devlet Çatışması” görünümü altında uygulanan Faşist baskıların özellikle Kürt Halkı üzerine bilerek yoğunlaştırıldığı bir “İçsavaş” biçimine büründü.

30 yıldır süregelen ve 40.000’den fazla insanımızın ölümüne neden olan Faşist uygulamaların yarattığı bu kanlı ve kirli savaş ortamının yaktığı yürekler, hemen her gün yeniden tazelenen acılarla hem Türk, hem Kürt anaların ağıtlarıyla daha da korlanıyor.

Böylesine kanlı ve kirli bir savaş ortamında: bir yanda kültürleri, kimlikleri yasaklanan ve sistematik olarak asimile edilmeye çalışılan bir halkın tamamen meşru olan var olma mücadelesinin arkasına sığınarak, gencecik Kürt ve Türk çocuklarının cesetleri üzerinden “siyasi ikbal” arayanlar kim olursa olsunlar, asla Halkların dostu olamazlar. Bununla birlikte, diğer yandan da Parababalarının oyunlarıyla Kürt Halkının yaşamış olduğu acıların sanki sorumlusuymuş gibi bedel ödettirilen gencecik Türk ve Kürt fidanların hazin sonu da, yalnız bizlerin ve anaların değil insanlık onuru taşıyan hiç kimsenin kabul edebileceği şeyler değildir.

Bu yüzden, yerlisiyle yabancısıyla, moderniyle antikasıyla tüm Parababalarının her yola başvurarak sürekli kışkırttığı bu savaşın bir an önce sona ermesi gerekiyor. Lakin yukarıda da bahsettiğimiz gibi, yaldızlı bir söz halinde, sürekli tekrarlanan soyut bir “Barış” imgesi etrafında birleşerek, ya da “Açılım” palavralarına sarılarak gerçekten çözümün geleceğini sanmak, yeni bedeller ödemenin yolunu açacak bir hayalcilik olur. AKP Hacıağalarının Evrensel Finans-Kapital güdümündeki bölgesel planlar dahilinde “Baş Taşeron” olarak gündeme getirdikleri “Açılım” palavrasının, kısa zamanda ne gibi sonuçlar doğurduğu ortadadır.

Batı’daki halkın kaygıları ve yaşadıklarıyla, Doğu’daki halkın kaygıları ve yaşadıkları, ancak ve yalnız, ortak ve tek payda olabilecek, her türlü sömürü ve zulme karşı yürütülen Sınıf Mücadelesi sonucunda, bütün ülke çapında söz ve irade sahibi olacak kertede güçlendirilmiş bir Sosyalist Hareket sayesinde özlenen “umuda” ve gerçek “barışa” dönüşebilir. Türkiye’de bugünkü “Mevcut üretim ilişkileri” çerçevesinde dahi olsun, belli bir “Barış ortamının yaratılması” da, bu “Barış ortamının koruyucu garantisi” de, ancak ve yalnız böylesine güçlü bir Sosyalist Hareket sayesinde mümkündür.

Şunu iyi bilmek lazım ki; Edirneli Mehmet ile Hakkârili Ciwan’ın aynı saflarda ortak düşmana karşı vereceği “Bağımsızlık-Demokrasi-Sosyalizm” mücadelesi, gerçek özgürlüğü, barışı, adaleti; kısaca tek sözcükle: insan onurunu bu topraklarda yeniden yeşertip egemen kılacak tek güçtür.

Onun için İşçi Sınıfı Sosyalistlerine düşen bugünkü birinci görev: bu mücadeleyi ve gücü bir tek saniye bile yitirmeksizin ete-kemiğe büründürüp hayata egemen kılmaktır.

Bu yazıyı, Dr. Hikmet Kıvılcımlı’nın 1929-1933 yılları arsında “Üniversite”ye çevirdiği Elazığ hapishanesinde yazıp o yıllardaki TKP Merkez Komitesi’ne sunduğu ve o günün nesnel koşullarında sorunun çözümü için büyük önem taşıyan, aynı zamanda bugünü aydınlattığı kadar yarına da ışık tutan “İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)” kitabından bir alıntı ile bitirmek istiyoruz:

“Türkiye Proletaryası, kardeş Kürdistan Proletaryasıyla el ele verip, gerek Anadolu’nun soyulan soğana çevrilen emekçi Türk Köylülerini ve gerekse ezilen Kürdistan Köylülüğünü Sovyetler Devrimi Şiarıyla insanlığın ilk ve son defa gördüğü büyüklükteki o yaman Devrim kıyametine kavuşturduğu gün, Anadolu Ve Kürdistan Sovyetler Devrimi, bugünkü Kemalist Türkiye’nin binbir çelişkiyle kemirilen “ulusal” birliğinden nitelikçe bambaşka, nicelikçe uçsuz bucaksız oranda müthiş, aşılmaz ve yenilmez bir antiemperyalist kale olacaktır..” (“İhtiyat Kuvvet: Milliyet (Şark)”:Yol Yayınları, Nisan 1979, s.216-217).

İşte Türkiye Sosyalist Hareketi, istense de istenmese de, bütün dünya halklarına örnek ve destek olacak bu kaleyi tüm Yakındoğu’da ergeç, her engele rağmen kuracaktır!

Not: Bu yazı, Tepki ve Değişim Dergisi danışma kurulu üyesi Ahmet Erdal Aksungur ve Tepki ve Değişim Dergisi yazarı Utku Nar tarafından yazılan bir makale olup, dergi konuyla ilgili çözüm önerisi ve kavrayışını belirttiğinden dolayı, bildiri olarak kabul görmüştür.

[[[ Bildiri ]]] Özlenen Türk-Kürt barışını gerçekte kim, nasıl sağlar?” için bir yorum

Kendininkini ekle

  1. Yorumunuz..
    “Özlenen Türk-Kürt barışını gerçekte kim, nasıl sağlar?” Sorusuna ( Farklı bir yaklaşım)
    Sistem olarak kapitalizm siyasal olarak ulaştığı emperyalizmin bilinen en önemli taktiği “ Böl yönet” taktiğidir. Bunu hatırlatmakta özellikle yarar görüyorum. Yarar görüyorum çünkü dünyada da ülkemizde de emperyalist siyasetçilerin en önemli yöntemi olmaya devam eden bu plan yerine ve zamanına göre etnik, inanç, cins, bölge gibi akla gelebilecek her türlü “ farklılık” kaşınmaktadır. Sayın yazar da bunu yazısının bir paragrafında dile getirmiş. İlginç olan tüm bu plan ve tuzaklar bilinmesine rağmen yazarın kapitalizmin körüklediği ayrımcılığa karşı çıktığını sanarak bu farklılıkları siyaset sahnesinde tutmanın bir demokratik görev olduğu yanılgısına düşmesidir. Bir yandan bu farklılıkları yaratanın kapitalizm olduğunu söyleyip öbür taraftan yaratılan bu suni farklılıkları demokrasi adına savunmak nasıl bir politika anlamakta zorlanıyorum. Keza kapitalizm bu farklılığı toplumsal mücadeleyi bölmek amacıyla kullanır. Bölgemizde yaşanan ayrıştır, farklılaştır, kapıştır politikası tüm hızıyla sürerken, tek çözümün bilimsel sosyalizm olduğunu söyleyen bir kişinin tekrar dönüp bu suni ayrılıklar üzerinden antikapitalist mücadele geliştirme mantığını da anlayamıyorum. Burada yapılması gereken kapitalizmin suni farklılık yaratma tuzağına düşmeksizin tüm ezilen ve sömürülenlerin ortak bir mücadeleye çekilmesi gerekmez mi?
    Şimdi bir an için toplumu oluşturan çeşitli farklılıklara bir göz atalım, her toplumda renk, cinsel, etnik, bölgesel hatta gelişmeden kaynaklı bireysel farklılıklar mevcuttur. Bunun olması kadar doğal bir şey de yoktur. Burada sınıf farkını bir tarafa bırakırsak tek telafi edilebilecek farklılık belki de bölgesel gelişmişlik farkıdır bu hem giderilebilir bir farktır hem de suni bir farktır. Bunun dışında bireysel( yetenekler açısından söylüyorum), etnik, dinsel, renksel ve cinssel farklılıklar suni değil doğadan gelen farklardır. Aslında bunları değiştirilebilir bir fark olarak da göremeyiz.
    Sayın yazarın tek ve nihai çözüm olarak önerdiği“Bağımsızlık-Demokrasi-Sosyalizm” sloganının kendini solda gören, öyle tanımlayan hiç kimsenin reddetmeyeceği bir çözüm. Ben de bu çözüme katılıyorum. Çünkü önce emperyalizm toplumun sınıf mücadelesi fikrinden uzak tutulması için toplum içindeki farklılıkları önce derinleştirir sonra da çarpıştırır. Örneğin toplumdaki cins ayrımının bunca tavan yapması yıllara yayılan anti laik, bilim dışı, cinsiyetçi öğretinin yarattığı potansiyel bir yaradır. Eğer bu ülke laik ve bilimsel bir eğitim sistemini tavizsiz uygulayabilmiş olsaydı. Bugün töre cinayeti denilen yara bu kadar derin olmazdı. Aynı şekilde toplumda “muhafazakârlık” adıyla anılan bağnazlık bu kadar karabulut gibi toplumun önünde durmazdı. ( örnekler çoğaltılabilir). Gelelim bağımsızlık ve demokrasi sorununa. Bir toplumda demokrasinin önündeki en önemli engellerden birisi sayın yazarın da vurguladığı gibi ülkemizin bağımsız olmayışıdır. Zira uzun yıllardır Amerika’dan yönetilen Türkiye de henüz Washington patenti olmayan bir iktidar kurulamamıştır. Türkiye’de Kürt sorununu da, inanç ayrımı sorununu da, cinsiyetçi toplum yapısı sorununu da ağır emek sorununun da sorumlusu kuşkusuz bu sömürge yapımızdır.
    Yazımın son bölümünde biraz da Kürt sorunu hakkında düşüncelerimi aktarmak istiyorum. Önce konuya “ Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı” açısından bakalım. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı yüzyılın başında ( Bugünkü algılayışla örtüşmese de) sosyalistler tarafından savunulurken yüzyılın ortalarından itibaren emperyalizm tarafından sömürünün daha rahat yapılabilmesi için gerekli sürekli çatışma ortamının devamı amacıyla kullanılmaya başlanmıştır. Yukarıda parantez içinde söylediğim şey ulusların kendi kaderlerini tayin hakkının Sovyetler birliğinde de bugünkü anlayışla çözülmek istenmediğini hatırlamamız gerekir. Lenin Baltık cumhuriyetlerine bu hakkı tanırken Orta Asya cumhuriyetlerine ya da uluslarına bu hakkı tanımamıştır. Çünkü Lenin ortaasya halklarının henüz uluslaşma sürecini tamamlayamadığı bu nedenle de kendi kaderlerini tayinde emperyalizmin tuzağına düşebileceğini savunur. Bu düşünce bugün dahi doğru görünmekle birlikte reel sosyalizmin yıkılmasıyla görülmüştür ki” Halkların kendi kaderini tayin hakkı” her koşulda ve mutlak uygulanabilir bir şey değildir. Hele günümüzde emperyalist saldırı için müthiş bir zemin sağlamaktadır.
    Günümüzde homojen bir ulustan oluşan hiçbir devlet yoktur. Dünya yüzünde 3500 dil konuşulduğu söylenmektedir ki bu mantıkla dünya yüzünde 3500’e yakın halk bulunduğu anlamına gelir. O zaman şöyle bir soru akla geliyor. 3500 devletçik kurmak pek akıl karı olmadığına göre hangi halkın bu hakkı kullanma hakkı olduğunun kriteri ne olmalıdır?
    Oysa sosyalistlerin amacı habire yeni devletler kurarak toplumlara yeni ırksal getolar yaratmak olmamalıdır diye düşünüyorum. Birbirinden şu veya bu şekilde ayrılan toplumlar arasında bazen çok uzun zamanı bulan kırgınlıklar, dargınlıklar ve bilinçaltı çarpıklıkların yaşandığını nasıl unutabiliriz. “ Kendi iradeleriyle” savaşsız, kavgasız ayrılan Çek ve Slovaklar dehi artık bir zihinsel ayrışma ve uzaklaşma yaratmakta her gün biraz daha farklılıklar icat etmektedirler. Sosyalistlerin amacı gerçekten demokratik bir toplum yaratıp “farklı “ toplumları aynı çatı altında ve emperyalizme daha direngen halde tutmak olmalıdır.
    Kürt sorununa gelince; her şeyden önce “Kürt sorunu” emperyalistler tarafından suni olarak yaratılan ve yaklaşık 200 yılı bulan bir sorundur. Halkların arasında aslında ulusal sorun pek yaşanmaz bu tarih boyunca egemenlerin kendi iktidarını sürdürebilmek için yarattıkları suni sorunlardır. Kürt sorunu da bunlardan birisidir. Bugün Türkiye’de kürt sorunu yaratılmıştır. Bu sorunun çözümü emperyalist çevrelerin iradesine bırakılamayacak kadar da acildir. Burada her iki taraf devrimcilerin yapması gereken biran önce çatışmayı bitirip birliği sağlamaktır. Yoksa bu sorun sayın yazarın da belirttiği gibi sittin sene çözülmez. Çünkü emperyalizmin yaşam kaynağı çatışmalar ve savaşlardır. Bakın ABD’ye Obama’nın yardımcıları yaşanan ekonomik krize çözüm olarak ne sunuyorlar başkanlarına? SAVAŞ. Evet, ABD’nin çözümü savaştır, çatışmadır. Kürt devrimcileri bu oyunu bozmalıdır. Çözüm onların ellerindedir. yılmaz
     

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

WordPress.com'da Blog Oluşturun.

Yukarı ↑

Web sitenizi WordPress.com' da kurun
Başla
%d blogcu bunu beğendi: